Karabük Postası
Karabük Postası

MAZİDE KALAN TÜRKİYE…

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! ) Değerli Okur bu yazım; Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ülke bilişim çağının tüm teknolojik gelişmelerini yaşarken; günümüz Türkiye’sinden çok değil bundan 60 yıl öncesine baktığımızda, ülkemizin ardında kalan yaşam biçiminin ne olduğunu bilmeyen genç kuşaklara, mazide kalan Türkiye’nin neleri nasıl yaşadığını anlatmak için kaleme alınmıştır. […]

05 Aralık 2018 - 9:27 'de eklendi ve 58 kez görüntülendi. A+A-

MAZİDE KALAN TÜRKİYE…

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! )

Değerli Okur bu yazım;

Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ülke bilişim çağının tüm teknolojik gelişmelerini yaşarken; günümüz Türkiye’sinden çok değil bundan 60 yıl öncesine baktığımızda, ülkemizin ardında kalan yaşam biçiminin ne olduğunu bilmeyen genç kuşaklara, mazide kalan Türkiye’nin neleri nasıl yaşadığını anlatmak için kaleme alınmıştır.

 İşte o dönemde yaşananlar, yaşayanların hayatına renk katanların öne çıkanları:

Hippiler (Çiçek çocukları):

60’lı yılların Türkiye’sinde hayatımıza renk katan en fantastik olay; dünyada esen serbestlik rüzgârının temsilcileri olan “Hippiler (Hippy)”, Uzakdoğu merkezli olarak dünya gezilerine çıkmaları ve bu arada gezi güzergâhları içerisine Türkiye’yi de almış olmalarıdır.

Kendilerine “Çiçek çocukları”, “Barış elçileri” gibi ilginç isimler veren Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın işsiz ve parasız gençleri, Volkswagen marka minibüslere doluşarak İstanbul’a gel­diler ve uzun yıllar Sultanahmet’i kendilerine buluşma yeri olarak seçtiler.

Uzun yıllar burada ucuza konaklamanın avantajını kullanan, genelde uyuşturucu kullanımı ağırlıklı bir yaşam tarzı sürelerken; garip giysile­ri, saç modelleri, sürekli şarkı söyleyen, çalışmayan ve üretmeyen bu insanlara, İstanbul halkı tarafından kendilerine ikinci bir isim daha takıldı; ‘Bitli turist’… Sultanahmet semti de bundan nasibini aldı, uzun yıllar ‘Bitli Sultanahmet’ olarak anıldı!

O dönemde, benim de oturduğum semt, Hippilere çok yakın olduğundan; zaman, zaman bu Çiçek Çocuklarını izlemeye gider, onların garip giysiler içerisinde, gitarlar eşliğinde söyledikleri il­ginç şarkıları dinlerdim. Onlara göre hayatın içinde önemli olan bir tek şey vardı: “Savaşma seviş…”

Hippilik akımı, 80’li yılların başında yok oluş sürecine girince, hippiler de İstanbul’u terk etmişlerdir.

68 Kuşağı:

1960’lı yıllarda kapitalist birçok ülkede ve özellikle ABD’de yönetime ve sisteme karşı hareketleriyle öne çıkan, daha çok özgür­lüğü, eşitliği ve savaş karşıtlığını benimsemiş ve genel de o ülkelerde yaşayan üniversite gençliği arasında akımlar oluşmuştu.

68 kuşağını dünyaya tanıtan ilk olay; Fransa’da Sor­bonne Üniversitesinde meydan gelen öğrenci isyanıdır.

Ayrıca Latin Amerikalı Devrimci Ernesto Che Guevera’nın (kapitalizme karşı bayrak açmış dünya gençliğinin efsanevi devrim­ci lideri…) yakalanıp, 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya Ordusunun elinde öldürülmüş olması, bu olayların başlangıcı olarak gösterilir. İşte o dönemde tüm dünyayı etkisi altın alan bu devrimci olaylar, Türkiye’de de etkisini gösterdi. Özellikle üniversite gençliğimizin sol görüşlü öğrencileri arasında destek bulan bu akım, giderek yay­gınlaşarak, ülke çapında gösterilere ve silahlı eylemlere sebep oldu.

68 Kuşağının Türkiye’deki uzantısını ise Deniz Gezmiş, Ma­hir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi sol görüş içerisinde fraksiyonlara ayrılan devrimciler ve öğrenciler oluşturmuştur. Deniz Geçmiş ve Mahir Çayan’ın önderliğini yap­tığı iki fraksiyon o dönemde hedef seçilmiş. Bunun üzerine Mahir Çayan önderliğindeki THKP/C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/ Cephesi) silahlı mücadele kararı almıştır. Deniz Geçmiş önderliğin­deki THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ise silahlı mücadele­den uzak kalmıştır. Ancak dönemin emniyet güçlerinin yakalanan devrimcilere şiddet uygulaması, bu grupta da anarşizm hareketini ateşlemiştir.

1971 yılında verilen askeri muhtıra sonrasında devrimci gençler öldürülmüş, yakalananlar ise idam edilmişlerdir.

– Devamı Sa: 3 Sü: 5’DE

O dönemde yayınlanan gazetelerin ilk sayfalarında yer alan haberler şimdiki gibi özet olarak sunulmaz, direkt konuya girile­rek, makale tarzında anlatılmaya başlanırdı. Haber nerede kaldıysa (çoğu zaman cümlenin ve hatta kelimenin ortasında) orada kesilir, altındaki satıra da koyu harflerle: ‘devamı sa: 3 sü:5’de’ gibi ilginç bir ibare konulurdu. Bu uygulama ile haberin orada bitmediğini; devamının gazetenin 3’ncü sayfasının, 5’nci sütununda devam etti­ği ifade edilmiş olurdu!

Gazetelerin bu uygulaması 80’li yılların sonuna kadar sürdü. Artık günümüzde, ilk sayfada kısa bir özet ile verilen haberin altına; ‘devamı 3’de’ gibi ibareler konulmamaktadır.

– Lütfen sayfayı çeviriniz:

Yine o dönemde yayınlanan dergilerin sağ sayfalarının en al­tında, işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı çevirmemiz gereken uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Ya­zının devamının nerede olacağını bilemeyip de, muhtemelen bo­calayacak zekâ düzeyinde olacak okurlar için hazırlanmış olan bu uygulama, artık okurların herhangi bir yardım gerekmeksizin sayfa çevirme yetenekleri gelişmiş olacak ki, günümüzde dergiler ve gaze­telerde bu tür ibarelerin konulması gerekliliği hissedilmemektedir!

O dönemde yayınlanan ‘Hayat’ ve ‘Ses’ mecmualarında (der­gilerinde) böylesi işaret yönlendirmeleri olduğunu dün gibi hatırlı­yorum…

– Akşam Gazeteleri:

60’lı ve 70’li yıllarda radyo yayınları kısıtlı olduğu ve televiz­yon da olmadığı için gazeteler çok önemliydi. Gündüz satılan ga­zetelere alternatif olarak akşama doğru 15.00 – 16.00 saatlerinden sonra ‘Akşam’ gazetesi adıyla bazı gazeteler basılır ve gün içerisinde yaşanan bazı önemli olaylar, ertesi güne sarkmadan sıcağı, sıcağına be akşam gazetelerinde yer alırdı.

Benim de anımsadığım kadarıyla, ‘Son Havadis’ gazetesi bunlardan bir tanesiydi. Bu gazeteler, özellikle günün bitiminde ve iş çıkış saatlerinde daha çok vapur iskelelerinde, otobüs duraklarında ve tren istasyonlarında satılır, böylece meraklısına 12 saatlik taze haberler sunulurdu…

– Burda Model Dergisi:

O yıllarda çok kaliteli, parlak renkli ofset baskılı, incecik yap­rakları olan bu moda dergisi; kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görülürdü. Ayrıca doktorların, kuaförlerin de bekleme sa­lonlarında, Burdaların eski sayıları atılmayarak, sehpaların üzerin­de biriktirilirdi. (bu adet aynen günümüzde de uygulanmıyor mu? Yine dr. ve diş hekimi muayenehanelerinde, avukat bekleme salon­larında, kuaförlerde, benzer iş yerlerinde görüşeceğimiz kişileri bek­lerken, bu tür dergilerin eski sayılarını okuyarak randevu saatimizi beklemiyor muyuz?)

Özellikle moda dergilerine bakarken, içinde bulunduğumuz mevsime göre Avrupa modasını vurgulayan manken resimleri ve alt­larında Almanca açıklamaları olan bu dergilerde ne yazıldığı anlaşıl­masa bile! Biz Türklerin pratik zekâsı sonucunda, mankenin üzerin­de taşıdığı elbisenin aynısı ivedi bir şekilde dikiliverilirdi!

– Okunmuş Gazete Toplayanlar:

Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan bir takım çocuk ve gençler: “Okunmuş gazetelerinizi alırız!”nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcu­ların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmazdı.

Benim çocukluk dönemimi de kapsayan, gördüğüm, bildi­ğim bu uygulama; genelde okul harçlığını çıkarmak için ihtiyacı olan öğrenciler tarafından yapılıyordu. Toplanan bu gazeteler, bazı öğrenciler tarafından ‘torba kâğıdı’ haline getiriliyor ve semt bak­kallarına satılıyordu… (Bu uygulamayı ben de yapmıştım. Gazete kâğıtlarından hazırladığım ve un hamuru ile yapışmasını sağladığım torba kâğıtlarını okul harçlığıma katkısı olsun diyerek, kilosu 25 ku­ruşa semt bakkalına sattığımı çok iyi hatırlıyorum. Bu arada kimi ar­kadaşlarımın; sattıkları torba kâğıdı destelerinin ağırlığı fazla olsun diyerek, hazırladıkları torba kâğıtlarının alt tarafını bolca un hamuru ile yapıştırdıklarını da hiç unutamam…)

– Cep Fotoromanları:

60’lı ve 70’li yıllarda özellikle genç kızlar tarafından çok oku­nan ve orta boy bir cebe sığabildikleri için ‘Cep Fotoromanı’ olarak isimlendirilen resimli aşk kitapçıkları vardı! Günümüzde TV’lerden sıkçasına izlediğimiz Brezilya dizilerinin kitaplaştırılmış hali olan bu fotoromanlar; çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından se­naryolaştırılmış konuları içerirdi. İçerisinde kavga sahneleri olmayan, dövüş sahneleri içerme­yen bu pembe diziler, genellikle Hürriyet ve Tay yayınları tarafın­dan kitapçılarda satılırdı. O dönemlerde geçliğini yaşayan bizim kuşaklarımız bu kitaplara çok rağbet eder ve bu kitapları aramızda değiş, tokuş ederdik…

– Ayşegül Çocuk Kitapları:

Türkiye baskılarında adı ‘Ayşegül’ olan, Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebadında parlak kâğıda basılmış çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotoğraf güzelliğindeydi. O dönemde ol­dukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, 16 sayfa civarındaydı.

Hayali bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, ta­tilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaş gününde, senaryolaştırılmış seri maceralarının anlatıldığı bu kızın, Türkiye şartlarıyla benzerlik taşı­mayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otu­rurlar, Fındık adında bir köpeği ile köşkün ve kilisenin bahçesinde oynarlardı. Bu kitapta anlatılan hikâyelerin içeriklerinde kullanılan mekânlar, yaşam tarzı; o günün Türkiye şartları hiçbir benzerlik ta­şımazdı!

Ve Babıâli:

O yıllarda yayınlanan gazete ve birçok derginin matbaaları ve yazı işlerinin yer aldığı, Çemberlitaş Türbe’den, Sirkeci Meyda­nına kadar kıvrıla, kıvrıla inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıl­larda ‘Babıâli’ denirdi. Cağaloğlu yokuşuna açılan sokaklar dâhil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık hizmeti vermekteydi. 1980’lerin sonlarından itibaren buradaki gazeteler birer-ikişer iki telli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan son­ra, Babıâli’nin günümüzde sadece ismi kaldı…

Pekiyi 60’lı yıllarda günlük yaşamımıza yön veren, ko­laylık sağlayan; iletişiminden, temizliğine, yiyeceğimizden, içe­ceğimize, ulaşımımızdan, haberleşmemize kadar bize sunulan hizmetler nelerdi?

Ülkemiz; o günlerden, bu günlere hangi yaşam standart­larını yaşayarak, geliştirerek, aşarak ama aslında aile yapımıza yansıyan ekonomik gücüne doğru orantılı olarak hangi süreç­lerden geçmişti? İşte o dönemde kullandığımız bazı malzemeler ve yaşa­mımıza anlam katan renklerden yansımalar:

Arap Sabunu:

Günümüzün Türkiye’sinde yarım asır geriye gittiğimizde, bugünlerde yoğun bir şekilde kullanılan çeşit, çeşit deterjanların yerine; temizlik işlerinde Arap sabunu, ya da beyaz kalın sabunlar kullanılırdı.

Ayı Oynatıcılar:

Bu manzara benim yaşamım boyunca unutamadığım bir in­sanlık ayıbıydı! Doğal yaşamına müdahale ederek, türlü işkencelerle bazı hareketleri öğrettiğimiz, burnuna geçirilen halkayla da güya insanlara gösteri adı altında bazı garip hareketleri yapan ayılarla; bir elinde tef, diğerinde uzun bir sopanın ucunda ayının burnuna bağlı bir zincir ve kavruk bir Çingene’den oluşan bu ikili; daha çok turis­tik yerler ve sokak aralarında gösteri yapardı. Elindeki tefi; dokuz-sekizlik bir ritimle çalarak, şarkı söyleyen çingenenin, arada bir elin­deki sopayla ayıyı dürtmesiyle ayının sopaya tutunarak, iki ayağının üzerine kalması, bazen yere yatarak bayılma numarası yapması ilginç bir şovu ortaya koyardı.

En çok tutulan gösteri ise: “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır? “sorusunun ardından, ayının sırt üstü yere yatarak ba­yılma numarası yapmasıydı. Gösteri sonrasında Çingene başından çıkardığı kasketi ile seyircilerden para toplardı.

1980 sonrasında ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvan­lar toplanarak, Uludağ’da oluşturulan ‘ayı yetiştirme ve iyileştirme merkezine’ götürüldüler. İnsanların doğal yaşama, doğal yaşamın canlılarına nasıl zarar verdiğinin en belirgin yansımasından sadece bir tanesiydi…

Boncuklu Kasap Kapıları:

O dönemde çocuk yıllarımın içinde kalan ve hep ilgimi çe­ken ama biraz da çocuksu oyunlarımın içinde yer alan ‘boncuklu kasap kapılarını’ hiç unutamam. Özellikle yaz aylarında; kocaman boncukların sıra, sıra dizildiği upuzun iplerle kapalı kasap kapıların­dan içeri girerken, o bocukların çıkardığı şıkırtılı sesleri çok hoşuma giderdi. Yaz sıcağının o boğucu atmosferinde; İstanbul’daki kasapla­rın pek çoğunun kapıları, içeriye sineklerin üşüşmesini önlemek için bu boncuklu siperliklerle örtülü olurdu…

Dalyanlar:

60’lı yıllarda ülkemizi çevreleyen denizler, bugünkü gibi ba­lık çeşitlerinden yoksul halde değildi! Marmara denizinin o kirle­tilmemiş tertemiz sularında tutulan balıklarının tadı; boğazın eşiz güzelliğine tat katar, yerli ve yabancı herkesimden insanın ‘Boğazda ki, rakı balık keyfi’ hayatlarına büyük bir lezzet verirdi.

İşte o dönemin özellikle uskumru, palamut, torik, lüfer ve kalkan balığı mevsiminde; kıyıya yakın sığca kesimlerle, denizin di­bine ağaç kazıklar çakılarak, bunların arasına geniş ve hacimli ağlar gerilirdi. Balık sürüleri bu bölgeden geçerken, bir ucu torba gibi açık olan dalyan ağlarından içeri girerler, bir süre sonra da dalyanın ağzı kapatılarak içindeki balıklar kıyıya çekilirdi. Dalyan tahtaları­nın birinde dalyan gözcüsü sürekli nöbet tutardı. Görevi; ağa ba­lık sürüsü girince, tuzağın ağzını kapatmaktı. En meşhur dalyanlar, Boğaz’da akıntının yoğun olduğu noktalarda kurulu olan Kavaklar, Sarıyer, Beykoz, Çubuklu ve Salacak ile Marmara kıyılarında Yeni­kapı ve Bakırköy dalyanlarıydı…

El Radyoları:

60 yıl önce o günlerde, avuç içi kadar büyüklükte, yassı pille çalışan radyolar çok rağbet görürdü. Bilhassa Pazar günleri TRT’nin canlı yayınla yayınladığı lig maçları, kulaklara sıkıca yapıştırılan bu el radyolarını genelde erkekler kullanırdı. Yine o dönemde radyosu olmayan otomobillerde ve diğer araçlarda da torpidonun üzerinde yerlerini alırlar ve yol boyunca açık olurlardı. Benim de kullandığım bu radyoların parazitini en aza indirmek için, dinlediğim zaman sık, sık yönünü değiştirmek zorunda kaldığımı, daha dün gibi hatırlı­yorum…

Mandolin:

60’lı yıllarda, ilkokul çocuklarına çalmaları için adeta zorla dayatılan ama nedense çocuklar tarafından hiç sevilmeyen adına ‘Mandolin’ denen bir İtalyan çalgısı pek modaydı! Bu çalgı öylesi­ne moda olmuştu ki, neredeyse tüm okullarda öğretici kurslar açılır, bütün kırtasiyecilerde mandolin metot kitapları satılırdı…

Leblebi Tozu:

Çocukluğumuzu yaşadığımız 60’lı yıllarda vazgeçemediği­miz muzurlukların başında gelen, ağzımıza doldurduğumuz ‘şekerli leblebi tozunu’ karşımızdakinin suratına püskürttüğümüz o günle­ri unutmak mümkün müdür? Mahalle bakkallarında satılan, işaret parmağı uzunluğundaki şeffaf torbalara doldurulan bu ‘muzurluk cephanesi!’, eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan çocuğunu fark eden ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun geri kalan kısmı aceleyle çöpe atılırdı…

Mızıkalar:

İlk mızıka sesini duyduğumda, ‘Heybeli Ada da’ ilkyaz tati­lindeydim.. Elinde garip bir aleti üfleyen bir çocuk, bu aletten, ‘kov­boy filmlerini’ izlerken duyduğumuz bir ses çıkıyordu! Bu aletin adının ‘mızıka’ olduğunu öğrendim. Dudaklar arasında hızla sağa, sola çekilirken üflenen bu aletten çıkan çok değişik sesler, işitenlerin oldukça ilgisini çekmişti. Daha son pompalısının da kullanım alanı­mıza girdiği bu ince uzun, dikdörtgenler prizması şeklindeki müzik aleti, 60’lı yıllarda çocuklara alınan hediyelerin başında geliyordu…

Kabinli Motosikletler:

O dönemde motosikleti olanların yarısından çoğunun mo­torunun yanında bir de kabini olurdu! Motorun sağ tarafına takılı, bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydu. Sadece sağ tarafında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgârı kesen bombeli bir camı, kabinin arkasında da, küçük bir bagajı vardı. İstanbul’da genel olarak bu tür motorları kullananlar; motor kabinin içerisinde eşlerini ve çocuklarını taşırlardı…

Misafir Odası Sarmaşıkları:

Rahmetli annemin evi çiçek bahçesi gibiydi!

Hatırlarım; hele, hele misafir odamızı çepeçevre saran ‘sar­maşık devetabanı’, boyu bir metreyi bulduğunda ev sahibi oluna­cağına inanılan ‘paşa kılıcı’, ‘mum çiçeği’, ‘salkım begonya’, ‘aşkmerdiveni’ gibi saksı çiçekleri; o dönemde neredeyse İstanbul’da her ailenin misafir odalarını süsleyen, üzerlerine belli aralıklarla na­zar boncukları asılan süs bitkileriydi…

Çatanalar:

Haliç’teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımları için ardı ardına mavnalar bağlanmış, tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşı­ma sistemi vardı. Mavnaları çeken bu ufak gemiye ‘Çatana’ denirdi.

İnce ve uzun bacaları olan bu çatanalar, Unkapanı ve Galata Köprülerinin altından geçerlerken, bacaları tam ortalarından çelik bir tel vasıtasıyla çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı. Köprünün altından geçtikten sonra makara gevşetilir ve baca yerine otururdu…

Muşamba:

Halıfleks, ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı o dönemde; evlerin odalarının, mutfaklarının ve hatta tuvaletlerinin zemini mu­şamba ile kaplanırdı! Çoğunlukla, kahverengi, ya da gri renklerin hâkim olduğu bu yer kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu. En çok tutulan desen ise potü­kare adı verilen iki rengin çaprazlamasına uygulandığı küçük kare şekillerdi.

Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahta­nın girintili, çıkıntılı halini almaya başlardı. Üst kısımları oldukça kaygan olan muşambalar, üzerleri silinip parlatıldığı zaman, üze­rinde çorapla basılmasını asla affetmezlerdi! Yıpranan, ya da yırtılan kısımlarına, daha önceden yedeklenen muşamba parçalarıyla uygun şekilde yama yapılırdı…

At Arabalı Zerzevatçılar (sebze, meyve ve yeşillik satıcı­ları):

Benim de çocukluk anılarımın arasında önemli bir yer tu­tan bu satıcıların, mevsimine göre satmış oldukları çeşit, çeşit sebze; meyve ve yeşillikten ziyade ben satıcıların kullanmış oldukları araba­ları çeken atları seyrederdim. Kışın soğuğunda, yazın sıcağında onca ağır yükün altına giren atlara çok üzülür; bizim mahalleye gelen arabalı satıcıların atlarına meyve, şeker parçaları vererek, sanki onla­rın gönlünü alırdım.

Çocukluk işte ama bunun yanı sıra arabalar dolusu meyve ve sebzelerin o taptaze görüntüsü de beni hep cezbeder; yalvarışlarımı kıramayan anneciğimin, her meyve çeşidinden alışını heyecanla ve iştahla beklerdim…

Ay – Yıldızlı Direkler:

Ana caddeleri aydınlatmak için kullanılan siyah metal elektrik direklerinin tepelerinde, uçları yukarı doğru dönük bir hilalin içine oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan âlemler vardı. Şehrin değişmez mobilyaları olan bu direkler, 1980’lerde teker, teker kaldırılarak yerlerine beton düz direkler dikildi…

Bagajı Üzerinde Otobüsler:

Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinde, şimdikilerde olduğu gibi karoserleri hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar, otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskelet­li yüklüklere konularak sıkıca bağlanırdı. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün üzerinden alınması epeyce za­man alırdı…

Bonmarşeler:

60’lı yıllarda İstanbul’un alışveriş merkezleri olan Sirkeci, Sultanhamam, Karaköy, Beyoğlu ve Şişlide yaygın olarak bulunan ve adına Bonmarşe denilen mağazalar çok revaçtaydı. Bu mağazalar, birkaç katlı binanın tümünü kaplar ve her katında; Giyim-kuşam, hediyelik eşya, ev eşyaları gibi farklı ürünler satılırdı.

Mesela 1965 yılında taşındığımız Bakırköy’de ki, ‘Bakırköy Bonmarşe’yi’ çok iyi hatırlıyorum. Her katında farklı, farklı ürünler satılan önemli bir alışveriş merkeziydi…

(Şimdilerde neredeyse adım başı rastladığımız ‘AVM’leriyle’, o dönemin ‘Bonmarşelerini’ mukayese ettiği­mizde; yarım asır öncesinin bu alışveriş merkezlerinde satışa sunulan eşya markaları; bu gün olduğu gibi henüz yabancı markaların, eşyaların, giysilerin ve hatta yiyeceklerin istilasına uğramamıştı, genelde tamamına yakını yerli malıydı. Çünkü o yıllarda ülkemiz kendi ayakları üzerinde durabilmeyi milli sanayi üretiminde görüyordu…)

Camilerde Karşılıklı Çifte Ezan:

Bizim çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşadığımız o dönem­de bilhassa Cuma, Kandil ve Arife gibi dini günlerimizde, büyük camilerimizde ezanlar iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu.

2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı ezan oku­maları; uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı. 4 minareli camiler­de ise kimi zaman 4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu…(O yıllarda evimizin Sultanahmet camiine yakın oluşu, özellikle dini günlerimizde rahmetli babamla birlikte gittiğim bu muhteşem camide, yankılı ezanların sesi hala kulaklarımdadır…)

Posta Kutuları:

Mektupla haberleşmenin en yoğun olduğu bu yıllarda, şehrin belli noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de bir demir çu­buğun ortasına oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Bu kutuların üzerinde hangi günler ve saatlerde açılacağını belirten uyarı yazıları vardı…

El Arabalı Çöpçüler:

O yıllarda çöpler şimdiki gibi her gün toplanmazdı! Sokak aralarından çöp kamyonunun geçmediği günlerde, bu hizmeti el arabalı çöp toplayıcıları verirdi. Bunlar düşük bir ücret karşılığın­da evlerde biriken çöpleri alırlardı. Belediyeden kadrolu olan bu çöpçüler, daha fazla çöp toplayabilmek için el arabası haznesinin yanlarına birbiri üzerine bindirilmiş teneke levhalar, kalın karton ve mukavvalar sokuşturarak, arabanın çöp toplama kapasitesini çoğal­tırlardı.

Tahtakale (kazan) Simidi:

60’lı yılları İstanbul’da yaşarken benim de büyük bir lezzetle yediğim bu simit çeşidinin en önemli özelliği, (rahmetli babacığı­mın iş yeri Bahçekapı’da olduğu için çokçasına yediğim bu simidin tadı hala damağımdadır…) fırında değil kazanda pişmesiydi. Susam­sız, altın sarısı renginde olan bu simide, çok az ya da hiç tuz konul­mazdı. Günümüzde bu simit çeşidinden sadece Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır.

Stepneli Otomobiller:

50’li-60’lı yıllardan kalma otomobillerin araka kaputlarının üzerinde yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları bulunurdu. Herhangi bir lastik patlamasında, hızlı müda­haleye olanak veren bu yedek tekerlekli otomobillerin en bilinen modelleri, Dodge ve DeSoto’ydu. Bu araçların ve stepnelerin rengi genelde siyahtı…

Lağımcılar:

Sokak aralarında ‘lağımcı’ diye bağırarak dolaşan ustalar var­dı. Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de, tıkanan lağımı açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çe­şitli çap ve boylarda tahta, demir çubuklar ile bol miktarda paçavra ve bez bulunurdu. Bu meslek erbabı, gideri tıkanmış bir evin bu sorununu; saymış olduğumuz bu basit araçlarla kısa bir sürede gide­rirlerdi. Kendilerine has bağırışları olan bu ustalar, sesleri duyulunca derhal tanınırdı…

Bileyciler:

O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde körleşmiş bıçakla­rı keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Bu ustalar, biley makinelerini sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinesini yere koyararak, bunun üzerindeki yatay mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını, ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızla çevirmeye başlar ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı değişik açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak biley­lerdiler.

Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen bileyicilere rastlanabilmektedir.

Otobüs Biletçileri:

İ.E.T.T (İstanbul Elektrik, Tramvay, Tünel) otobüslerine binildiğinde otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan, önünde menteşeyle tutma demirine bağlanmış; gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan, ko­çan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi.

Biletçilerin kullandıkları kalemin arkasında silgi bulunurdu. Bu silgi yardımıyla bileti koçanından ayırırlardı. Asıl görevleri bilet kesmek olan biletçiler, biletin kullanılacak bölgesi geçtiği halde inmeyenleri uya­rırlar, yolcuların sürekli ön kapıya doğru yürümelerini hatırlatırlar, şayet görev yaptığı araç troleybüs (boynuzlu otobüs!) ise, keskin virajlarda havai tellerinden ayrılan troleybüs çubuklarını (troleybüsün boynuz gibi üzerinde olan ve havai elektrik hattından güç sağlayan çubuklar.) yerlerine oturturlardı…

Gaziler:

90’lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz vardı. Çok yaşlı, sakallı, bastonlu ve genellikle Gazi üniformalı bu kahramanlarımızın göğüslerinde; başta İstiklal Savaşı Madalyası olmak üzere çeşitli ma­dalyalar bulunurdu. Son dönemde Güneydoğuda teröristlere karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin girişmiş olduğu mücadelede yaralanarak ‘Malul Gazi’ unvanı alan kahramanlar ile Türk Milletinin yüksek menfaatlerini korumak ve savunmak adına yabancı bir ülkenin silahlı kuvvetleri ile bilfiil savaşa giren ordu mensuplarına (İstiklal Savaşı, Kore ve Kıbrıs savaşlarına katılanlara) ‘Gazi’ unvanı verilmiştir.

‘Şehit’ nurlanmış, ‘Gazi’ onurlanmış askerdir. Türkiye Cum­huriyeti Devletinin kuruluşundan günümüze İstiklal Savaşı, Kore Savaşı ve Kıbrıs Savaşlarının Gazileri mevcut olup, günümüzde ya­şayan bu Gazilerin sayısı 37.000 civarındadır. Ancak yaşayan İstiklal Savaşı Gazimiz kalmamıştır.

Güneydoğuda P.K.K terörünün en yoğun yaşandığı yıllar­dan günümüze o bölgede harekâta katılan Türk Silahlı Kuvvetle­ri mensuplarından ne kadarının ‘Malul Gazi’ oldukları konusunda ulaşabildiğim bir bilgi kaynağı bulamadım. Ancak o uzun süreçte binlerce görev malulü Gazimizin olduğu kesindir.

Milletimizin gurur timsali olan Gazilerimize şeref aylığı adı altında çok cüzi bir maaş ödenmekte olup, bu maaş bile son birkaç yıldan beri ne yazık ki, iki kategori halinde ödenmektedir! (SGK sis­teminden emekli maaşı alanlara daha az, almayanlara ise daha fazla maaş ödenmektedir. Bu uygulama halen Gaziler arasında büyük bir üzüntü kaynağı olmaya devam etmektedir…)

Beyazıt Hürriyet Anıtı:

27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen ve ülke yönetimine el konulan askeri müdahaleden sonra; ‘Beyazıt Meydanının’ adı, ‘Hürriyet Meydanı’ olarak değiştirilmiştir. 60 askeri müdahalesinin ardından, meydana bakan Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kal­dırımın ortasında geniş bir kaidenin üstüne, bir yontu taş oturtul­muştu. 27 Mayıs İhtilalinde ve ihtilalden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini, gösterilerini simgeleyen bu heykel, 12 Eylül 1980 de gerçekleşen askeri müdahale sonrasında bulunduğu yerden sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konulmuştur…

Gezici Migros Kamyonları:

O yıllarda İstanbul’un belli noktalarında park ederek, gün boyu satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapa­lı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelir ve satış elemanları bu tezgahın arkasına geçerek istenen şeylerin satışını ya­parlardı..

Çok iyi hatırlıyorum! İstanbul’da oturduğum Kumkapı sem­tinde de Migros’a ait bu kamyon bizim sokağa gelirken bir cıngıl sesi duyulur ve mahallenin ben de dâhil tüm çocukları; içinde türlü, türlü yiyecekler olan bu kamyonun etrafını sarar, yapılan alışverişi izlerdik.

İstanbul’un pek çok semtini dolaşan bu kamyonlar, 1980’le­rin ortasından sonra yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısından çıkılan içi iki taraflı raflarla donatılmış, camsız turuncu renkli Mig­ros otobüslerine bıraktılar. 1990’larda ise gezici Migros uygulaması tamamen kaldırıldı. Günümüzde ise internet üzerinden verilen her türlü sipariş kişiye özel olarak araçlar ile istenen yerlere ulaştırılmak­tadır…

Gece Bekçileri:

Aslında onlar mahallerin ‘Bekçi Babalarıydılar’… Bundan 60 yıl öncesinin İstanbul sokakları ve diğer büyük illerin sokakları, gün batımından sonra onlara emanetti. Ellerinde taşıdıkları düdüğü her üflediklerinde; bizler evlerimizde biraz daha rahatlar, gecenin karanlığı, ıssızlığı ve her tür tehlikesi onların varlığı ile adeta yok olurdu.

Emniyet teşkilatına bağlı olarak çalışan bu güzel insanlar, 1980’lerden sonra sokaklarımızda görünmez oldular. Çünkü onlar sabit karakolların kadrolarına verildiler. 90’lı yıllardan itibaren de emniyet teşkilatının kadrosundan çıkarıldılar…

Hallaçlar:

O yıllarda sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli olan, ellerinde taşıdıkları labut gibi bir tahta parçası ile İstanbul’da mahalleler aralarında dolaşan, çoğu Karadeniz yöresinden gelen ‘Hallaç’ ustaları vardı.

Bu ustalar çağrıldıkları evin holünde, ya da uygun bir bölü­münde, o yay şeklindeki dal parçasını özellikle yaz aylarında evler­deki yatak ve yorganların içerisinden çıkarılan pamuk ve yün yığınla­rına sokarak, labut şeklindeki tahta parçası ile tele devamlı vururlar; pamuk ve yün yığınlarını ayrıştırarak havalandırırlardı.

Daha sonra evin hanımı havalandırılan yün, ya da pamuk yı­ğınlarını, tekrardan yatak ve yorganlara doldurur; bunlar yeni alın­mış gibi kabarık, havaleli yeni bir görünüm kazanırdı…

Gazoz Kapakları:

60’lı yıllarda çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özel­likle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, yazlık sinema bahçeleri, ço­cuklar için ganimet denecek ölçüde çok atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Bu kapaklar, çocuklar arasında oynanan yutma-yutulma olarak adlandırılan değiş-tokuş oyunlarında kullanılırdı. O dönem­de en az bulunan kapak, değeri en yüksek olandı. Ankara, Olimpos, Yedigün, Çırçır, Çamlıca gazozları o dönemin efsanevi tatlarıydı…

Ağlayan Çocuk:

O dönemde pek çok mekânda, evlerimizin misafir odaların­da, Otobüslerin, kamyonların arka, ya da varsa yan arka camlarında; ressamı belli olmayan 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı!

Görenlerde bir acıma duygusu uyandıran bu portreyi; uzun yol şoförleri, evlatlarına olan özlemi biraz olsun dindirmek için as­tıkları düşünülmekle birlikte; pek çok yaşam mekânına böylesi bir fotoğrafın neden asıldığı konusu, hala bir muamma olarak ortada kalmıştır!

Teneke Çöp Kutuları:

60’lı yıllarda, evlerdeki çöpler, atıklar günümüzde olduğu gibi siyah çöp poşetlerine konularak, çöp konteynerlerine atılmazdı.

Çünkü ne böyle bir uygulama, ne de bu tür malzemeler var­dı. Bunun yerine mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen dikdörtgen peynir, ya da zeytin tenekeleri kullanılırdı.

Bu çöp kutularının iki yanında açılmış deliklere geçirilmiş ka­lınca bir tel bulunur, çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca, bu kovalar; evin önüne indirilerek, kapıların önüne dizilen diğer çöp kutularının yanına konurdu.

Çok iyi hatırlıyorum, özellikle yaz aylarında karpuz, kavun kabuklarının atılması nedeniyle dipleri pas tutan bu tenekeler; tam çöp atılırken lehim yerlerinden açılarak bütün çöpler yere saçılırdı. Hem gayrı sıhhi ve hem de hiç hoş olmayan iğrenç manzaralar olu­şurdu!

Kurnalar:

Eskiden evlerin banyolarında bugünkü gibi duşa kabin ya da jakuziler yoktu! Onların yerine banyolarda genellikle yekpare mer­merden oyulmuş orta boyda kurnalar bulunurdu. Bu kurnaların oyuk olan hazne kısımları, yaklaşık 10-12 litre su alırdı. Yıkanacak şahıs, kurnanın yanına küçük bir tabureye oturur, musluktan haz­neyi sıcak su ile doldurur ve hamam tası (çoğu kalaylı) adı verilen bakır, ya da plastik kaplar yardımıyla, kurnadan aldığı suyu üzerine boca ederek, yıkanma işlemini gerçekleştirirdi. O dönemin hamamları da çok ünlüydü. Bunlar arasında Ka­dırga Hamamı, Çemberlitaş Hamamı, Beyoğlu Ağa Hamamı ismen öne çıkanlarıydı…

Yelekli Takım Elbiseler:

60’lardan, 80’li yıllara kadar erkek takım elbiselerinin değiş­meyen ayrıntılarından biri de, ceketlerin içine giyilen ve takım elbi­selerinin aynı cins kumaşlarından dikilen yeleklerdi. Ben de 1968 yılında Samsun’da görev yaparken, böylesi bir takım elbise yaptırmış ve o dönemin modasına uymuştum. Bu yeleklerin sırtları ceket astarından yapılır ve iki yanında da cepleri olurdu. Bu ceplere sigara, çakmak ve köstekli saat konulur­du. 80’li yılların modasıyla birlikte bu yelekler de modanın dışında kaldı. Tek, tük bu tip yelekleri giyenlere de; ‘hacıağa’ denilirdi…

Takma Kirpikler:

Kadınlar; 60’lı yıllardan, 70’li yılların ortalarına kadar göz­lerinin üzerinde takma kirpikler taşıdılar. Çoğunlukla gece davet­lerinde kadınların peruk ve kirpik takma merakları 80’li yıllara ka­dar devam etmiştir. Kirpikler siyah renkli, upuzun ve uçları kıvrık olurdu. Takma oldukları uzaktan dahi anlaşılırdı Çok da itici olan bu kirpikler, küçücük suratlı kadınlarda fevkalade orantısız dururdu. Bu tür kirpikleri takan kadınlar, çevreden fark edilsinler diye sık ara­lıklarla gözlerini açıp kapatır, bu esnada takma kirpiklerinden birisi yere düşer ve çevresindeki insanlar bu takma kirpiği bulmak için o kadının etrafında pervane olurlardı. Bu durum aslında o kirpikleri takarak, şuh bir görüntüye kavuştuğunu sanan kadınların, karizma­sının da yere düşmesiydi!

Station (Steyşın) Ambulanslar:

1960 ve 1970’lerdeki, ambulanslar çoğunlukla Station va­gon otomobillerden oluşurdu. Hepsi beyaz renkli olan bu araçların kapılarının üzerinde ve dış tavanlarında kırmızı renkli büyükçe bir ay resmi bulunurdu. (Günümüzün tam donanımlı tıbbi ekipmanları olan, içinde doktorları bulunan ambulansları düşündükçe o dönemin ambulanslarının, hasta naklinden başka ne işe yaradığını sorgu­lamak gerekir diye düşünüyorum…)

Aracın tepesinde yanardöner uyarı lambaları ve canhıraş si­renleri bulunurdu. Ambulansın arka kapısı yukarıya doğru açılarak, sedye tavanı çok alçak olan arka bölümdeki raylar üzerinden sedye sökülüp çıkarılır ve hasta buraya yüklenirdi. Ambulansta bulunan hemşireler, bu bölümde hastanın yanında oturarak giderlerdi. Bu arada sedye, şoför mahalline kadar dayanırdı…

Halkalar:

O dönemde İstanbul halkı tarafından çok sevilen ve benim de ilkokul dönemimde koluma dizdiğim, hazır yiyeceklerden olan ‘hal­kalar’; orta boy bir bilezik çapında ve parmak kalınlığında olurdu.

Benim de oturduğum Kumkapı semtinde üretilen meş­hur ‘Kumkapı Simidinin’ yapıldığı fırınlarda özellikle Kadırga İlkokulu’nda geçen ilköğretim yıllarımda, okul çıkışında tanesi 1 kuruştan aldığım o halkaların lezzeti hala damağımdadır. Fırınlar­da adet olarak satılan halkalar, kesekâğıdına doldurulur ve özellikle çayla birlikte çok iyi giderdi.

Yolculukların da vazgeçilmez ve doyurucu pratik gıdaların­dan olan halkalar daha çok; “Atikali, Aksaray, Malta, Eyüp, Beşiktaş Çarşı, 7-8 Hasan Paşa gibi Osmanlı tandanslı klasik fırınlarda üre­tilirdi…

Eski Plakalar:

1963 yılına kadar İstanbul’daki araçların plakaları, şimdiki­lerden çok farklıydı. Plakanın üzerinde şehir kodu olmaz, bunun yerine aracın ne tür olduğunu belli eden bir harf ile yanında 5 haneli sayı grubu bulunurdu. Bunun üzerinde de büyük harflerle ‘İSTAN­BUL’ yazılıydı. Araç özel ise; ‘H’ (Hususi) harfi, kamyon/kamyo­net ise; ‘K’ (Kamyon), otobüs ise; ‘O’ 8 Otobüs), taksi/dolmuş ise ‘T’ (Taksi), polis ise; ‘A’ (Asayiş) ibaresi eklenirdi. Bu sistem her şehirde aynı olup, sadece en üstündeki bağlı olduğu ilin ismi değişirdi. 1963’den sonra ise her ile bir plaka numarası verilerek, günümüzdeki plaka sistemine geçildi…

Ama 60’lı yılların bana göre unutulmaz o güzelliklerine, insanlarımızın yaşam biçimine anlam katan en önemli gerçeği; toplumu­muzda her dönem var olan insan ilişkilerindeki o doyumsuz sıcaklık, yardımlaşma, komşuluk, kardeşlik duygularının öne çıkışıydı… (Günümüzün Türkiye’sinde neredeyse yok olup gitmiş olan böylesi insan ilişkilerini hatırladığımda; içim ezilir, büyük bir üzün­tü duyarım. Değil aynı mahallede oturup da, aynı apartmanda otur­duğu halde birbirini tanımayan, selam dahi vermeyen günümüzün insanları, 50 yıl öncesinde böylesine mükemmel ilişkileri, duygu be­raberliklerini yaşamış olsalardı; eminim ki, o güzel günlerin tadını asla unutamazlardı…)

Tabiidir ki, 60-70 yıl öncesinin gençliği sadece ülkenin siyasal çal­kantıları içerisinde kalmadı, yaşamadı! O dönemin gençliği gibi benim de hissettiğim, yaşadığım, paylaştığım ama bir daha asla geri dönmeyecek ‘duygusallığa ve romantizme odaklı’ bir yaşam biçimimiz de vardı…

Özellikle buluğ dönemini İstanbul, Ankara ve İzmir gibi bü­yük şehirlerimizde yaşayan gençlerimiz bu noktada biraz daha şanslı gibi görünse de; aslında Anadolu’nun diğer şehirlerinde, kırsalında yaşayan gençlerimiz, şehirlerde yaşayanlardan daha şanslıydılar. Çünkü onlar her şeyin doğallığını, insan ilişkilerinin mükemmelliğini, doğal güzellikleri gerçek tadında yaşarken, şehir hayatını paylaşanlar, aynı şeyleri büyük şehirlerin büyüyen sorunları arasında yaşıyorlardı…

İşte o duygu yoğunlukları, insan ilişkilerimizin mükem­melliği ve romantizmin ön plana çıktığı yaşam biçimimizden bazı örnekler:

Örneğin o yıllarda kız, erkek ilişkileri günümüzde ki gibi değildi! Olması da düşünülemezdi zaten. Zira dönemin toplumsal adabımuaşeret kuralları, günümüzdeki gibi değildi! Genç bir erkek ile genç bir kızı değil sarmaş dolaş; el, ele bile göremezdiniz.

Her şey öyle ulu orta yapılmazdı. Her şeyin bir adabı, her güzel duygunun, o duygudan taşan hareketlerin estetiği, yeri ve yordamı vardı…

Öyle yolun orta yerinde genç bir kızı, bir hanıme­fendiyi öpmek; ulu orta ondan hoşlandığını belirtmek, toplumun ayıp olarak vasıflandırdığı, hiç de hoşlanmadığı hareketlerin başında gelirdi. Zaten böylesi davranışları ulu orta sergilemek, dönemin romantizmine de uymazdı…

Bir de bu ilişkilerin mahalle ve aile tarafı vardı ki, hiç unuta­mam! Bir mahallenin genç kızına yan gözle bakmak, laf atmak; o mahallenin namus bekçiliğini yapan mahalle ağabeyleri tarafından asla affedilecek bir hareket değildi! Bu yüzden büyük şehirlerin pek çok mahallesinde kavgalar çıkardı…

Ayrıca bu mahalle ağabeylerinin; düşkünün, yardıma ihtiyacı olanların yanında olması, mahalleliden bu amaçla yardımlar topla­ması da o dönemin unutulmaz insan manzaraları arasındaydı…

Pekiyi 60’li yılların gençleri nasıl eğlenir? İçlerindeki gençlik ateşini nasıl söndürürlerdi?

O yıllarda; lise ve üniversite gençliğinin etkilendiği ve iliş­kilerini odakladığı daha ziyade müzik, dans, folklor ve futbol gibi etkinlikler öne çıkardı.

Tabii ki, çocukluğun ilk aşkları, gerçek anlamda yaşanan ve dillere destan olan nice aşklar da duyulur, kulaktan kulağa yayı­lırdı… Ama her şey dozunda ve toplumsal kurallara göreydi. Asla ve asla ne müptezel bir görüntü, ne de yadırganacak bir davranış biçimi güncel yaşamın içine yansımazdı. Çünkü böylesi duygular, gözlerden uzakta; öyle ulu orta kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yaşanırdı…

İstanbul’da âşıkların en çok tercih ettikleri yerlerin başında; Kalamış, Çamlıca tepesi, Boğaz’da Aşiyan sırtları, Kanlıca, Rumeli Hisarı, Küçüksu’ya yakın Sevda Tepesi ve tabii ki, adalar öne çıkar­dı…

Kalamış’ta yaşanan gün batımının, şarkılara söz olan o eşsiz görüntüsü, gerçekten de seyrine doyum olmaz bu manzara, sevgili­leri romantik duygulara sürüklerdi…

( Günümüzün Kalamış’ında ise o muhteşem koy görün­tüsünün yerini, taş yığınlarının oluşturduğu bir marina; yüz­lerce tekne ve atık sularıyla kirlenmiş bir deniz, sahilin hemen dibinden geçen iki şeritli asfalt yol almıştır. Hoyratça yok edi­len doğanın tüm güzelliklerinin üzerinden adeta bir buldozer geçmiş; 60’lı yıllarda ve öncesinde burada yaşanan tüm aşkla­­rın, sevgilerin izleri yok edilmiştir! O güzel koydan, o muhte­şem doğa görüntüsünden geriye; insanoğlunun erişemeyeceği, yok edemeyeceği, sadece güneşin batışında oluşan o harika gö­rüntü kaldı. Umarım bir gün, güneşin batışıyla oluşan o muhteşem görüntüyü de yok edip, tarihin derinliklerine gömmeyiz..! )

O yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizin akşam saatlerinde, bazı semtlerin dü­ğün salonlarında, kardeş okulların düzenlediği ‘çay toplantıları da’ çok popülerdi. Bu toplantılara, katılan genç erkekler; kız arkadaşla­rıyla birlikte katılırlar bol, bol dönemin moda danslarını yaparlardı.

Buralarda genelde içki olarak ‘Bol’ adı verilen geniş kâse, ya da kadehlerle, çok hafif bir içki servisi yapılırdı. Bu içkiyi hazırlar­ken, genel olarak bir tek ana içki tercihen beyaz şarap, ilave olarak da limon, portakal, vişne veya ananas suyu konur; bazen de mevsim­sel meyve parçalarıyla lezzeti arttırılırdı.

60’lı yılların gençliği genelde rock and roll – twist – vals-tango – cha, cha ve samba gibi dansları yapmayı tercih ederlerdi.

(O yıllarda yaz tatillerimin geçtiği Heybeliada’da ünlü yorumcu rahmetli Erol Büyükburç’un verdiği konserlerde: Elvis vari söylediği rock’n roll parçalarını yorumlarken, or­taya çıkan müzik ziyafetini dinleyen genç kızların, neredeyse Erol Büyükbuç’un üstünü başını paralamak istediklerini daha dün gibi hatırlıyorum.  Heybeli’de Ayyıldız sinemasında verdiği konserlerde, Erol Büyükburç’un yorumladığı,’Little Lucy’ isimli o ünlü par­çasını her gece defalarca söylediğinin en yakın tanığı olduğumu söylemeliyim…)

Tüm bu dansların yanı sıra okullarımızın pek çoğunda, Ana­dolu’muzun tüm ezgilerini içeren yöresel folklor grupları da çok revaçtaydı. Bu folklor grupları, gerek yurt içinde, gerekse yurt dı­şında katıldıkları yarışmalarda, dünya çapında mükemmel başarılara imza atmışlardır. Yine o dönemin sonunda 68-69 yıllarında Kumkapı – Yeni­kapı sahilleri boyunca uzanan salaş balıkçı meyhanelerinde kömür ateşinde ızgara yapılan o taptaze uskumruların, palamutların, lüfer­lerin mis kokularını, doyumsuz lezzetini unutmak mümkün müdür?

Genellikle üniversite gençliğinin bu sahil şeridinde akşam sa­atlerinden itibaren kızlı, erkekli arkadaş grupları ile dolan bu salaş balıkçı meyhanelerinde; gecenin ilerleyen saatlerine, kimi gruplarda gitar sesleri, kimilerinde yabancı şarkı güfteleri, kimilerinde ise Türk sanat musikisinin eşsiz besteleri eşlik ederdi…

(50’li yıllarda bu sahil şeridinin doldurulmasıyla oluşan sahil yolu; günümüzde balık hali ve Deniz Otobüsleri iskelesi v.d uygulamalı sahil işgalleri; o güzelim sahil sohbetlerini, dönemin unutulmaz lezzetlerini de beraberinde bitirmiştir.)

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, ‘’Mazide Kalan Türkiye’’ manzarasında kalan gerçeklerin öne çıkanlarıdır. Günümüz Türkiye’sinde yaşadığımız sosyal hayatımızla, bu hayata anlam veren, renk katan bugünün gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmemektedir.

Bugüne baktığımızda; giderek büyüyen, gelişen ülke görüntüsüyle günümüz dünyasında hak ettiği yeri alan, genç aktif nüfusu ile geleceğe damgasını vurmaya hazırlanan devletimiz; bir yarım asır sonra bugünleri de geride bırakmış, çok daha modern, çok daha aydınlık, refah seviyesi yüksek bir döneme adım atmış olacaktır.

Tabii ki geçmişe damgasını vuran ekonomik gelişmeleri, siyasi yaşanmışlıkları da unutmamak; günümüz Türkiye’sinde geldiğimiz ekonomik seviyeyi, yaşadığımız siyasi olayları da o dönemin gerçekleriyle mukayese etmek gerekir. Bu hususu bir başka yazı konusu yaparak, bu uzun anlatımı şu cümleyle noktalayalım.

“Ömrümüzün suretidir hatıralar! Onlar zamanı taşırlar. Ama ne hatıralar döner geri, ne de giden gemiler bir daha…”

 Atilla Çilingir

www.atillacilingir.com

07 Aralık 2018

 

Etiketler :
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
HER 21 ARALIK GELDİĞİNDE…

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! ) Değerli Okur bu yazım; Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ü...

AMERİKA KIBRIS’A MI YERLEŞİYOR?

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! ) Değerli Okur bu yazım; Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ü...

İSTANBUL…

( Meğerse neler değişmiş ülkemizde, neleri unutmuşuz za­manla! ) Değerli Okur bu yazım; Milenyumlu yılları yaşayan dünyamızda pek çok ü...

BU HABER HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİZİ BELİRTMEK İSTER MİSİNİZ?(Yorum Yok)

SON EKLENEN HABERLER
Güneş ve Ünal’dan  Emniye...

AK Parti Karabük milletvekilleri Niyazi Güneş ve Cumhur Ünal...

Karabük’te yoldan ç...

Karabük’te meydana gelen trafik kazasında yoldan çıkarak tak...

Kadın İnceliğini Filograf...

Safranbolu Belediyesine bağlı Safranbolu Kültür Eğitim Merke...

Uysal: “KARDEMİR Kavşağı ...

AK Parti Belediye Başkan Adayı Prof. Dr. Burhanettin Uysal, ...

Dünya Miras Kenti Safranb...

Dünya Miras Kenti Safranbolu’nun UNESCO’ya dahil oluşunun 24...

Rektör Polat, Çad’ın Anka...

Karabük Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Refik Polat, Çad’ın y...

Safranbolu içme suyu arıt...

Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürü Mevlüt Aydın Safranbolu ...

Metin Çelik’in Acı ...

Karabük Postası Gazetesi Spor Müdürü,  Metin Çelik’in  annes...

 “Akıl Defteri” KBÜ’de se...

Yönetmenliğini Karabük Üniversitesi öğrencisi Tuğba Yazgı At...

Makam Kapullu Mahallesine...

Makamını bir günlüğüne Kapullu Mahallesi’ne taşıyan Karabük ...

Safranbolu HABERLERİ